Ana Sayfa Ortak Yazılar Tarih Bursa’da Nilüferle başlar!

Tarih Bursa’da Nilüferle başlar!

Tarihçiler Bursa’da yaşamı Bitinya ile başlatmış, Osmanlıya kadar surların arasında hapsetmişti.

Fetihten sonra surların dışına taşan Bursa, Osmanlı Payitahtı oldu.

Kent sur dışını çıktı ama tarih öncesi yaşamı hep karanlıkta kaldı.

Tarihi ancak Bitinyalılar’dan başlayarak anlattılar bize…

Oysa bu kentin tarihi,  Nilüfer ilçesi Akçalar’da Aktopraklık höyüğünün ortaya çıkarılması ile yeniden yazılmaya başlanmış, Bursa’nın yaşı MÖ 6300’lere ulaşmıştır.

8 bin beş yüz yıla yakın geçmişi ile Bursa kadim bir kent olarak tarihteki yeni yerini sağlamlaştırmıştır.

Yani aslında Bursa’nın Hikayesi Nilüfer’den başlar.

Aktopraklık’taki buluntular göstermiştir ki Anadolu’da ilk yerleşim yerlerinden biri de Bursa’dır.

’Hemşehrilerimiz’’ burada yerleşik hayata başlamışlar, avcılıktan tarıma geçerek köy hayatının başlangıç noktalarından birini oluşturmuşlardır.

Bin yıllık yerleşik hayata geçişi sırasında insanlığın serüvenine ilişkin pek çok bilgiler vardır höyüklerin içinde…

Sadece Aktopraklık’ta değil Nilüfer’in dört bucağında ayaklarımızın altında gömülü bulunan topraklarda kim bilir hangi arkeolojik sürprizler saklıdır?

Yeni gün ışığına çıkarılan Görükle’deki Gökçe Höyük ile Tepecik Höyük, sırlarını açık etti, acaba sırada hangileri var?

Uygarlığın başlangıcının ayak izlerinin rastlandığı Nilüfer’de tarih uzun bir kesinti yapmış olsa da, sanki genetik kodlarını hiç kaybetmedi.

Geçmişin o devasa arkeolojik mirasını devralan Nilüfer, ilerlemeyi sürdürmüş, hem şehircilikte hem de sosyal ve kültürel hayata yaptığı katkılarla bir güney gibi yeniden doğmuştur.

Elbette bu ikinci yeniden doğuşta yöneticilerin, özellikle çağdaş ve gülümseyen Nilüfer’in mimarı Mustafa Bozbey’in de katkısı büyüktür.

12 Eylül sonrası kabına sığmayan bu kent, batıya doğru yürümeye, sonra da koşmaya başladı.

Bulgaristan’dan gelen göçler nedeniyle Hürriyet’te düzenli yapılaşma olduysa da sonraki süreçte Bursa büyük bir göç ve beton saldırısına uğradı.

Kentin batısı, yani Nilüfer, tarımın, çiftçiliğin, köyün koruma duvarlarının arasında kalmaya başardı uzun süre.

  1. yüzyıl sonunda bakir şekilde karşıladı kentin yöneticilerini…

Onun için planlı gelişti Nilüfer…

Ekrem Barışık döneminde başlayan planlı konutlaşma Erdem Saker ile devam etti. Önce Ziya Güney, ardından Faruk Baykal ve nihayet Mustafa Bozbey ile Nilüfer, hem düzenli kentleşmenin merkezi oldu; hem de bilimin kültürün, sanatın, çağdaşlığın Bursa merkezdeki tek adresi haline geldi.

Elbette üniversitenin Nilüfer sınırlarında olmasının da bu gelişmelerde etkisi, dahası katkısı büyüktür.

Uludağ Üniversitesi Nilüfer’e, Nilüfer de Bursa’nın ilk göz bebeğine değer katmıştır.

Bu çağdaş kent aynı zamanda Osmangazi ve Yıldırım’ın beton salgınından, insan yorgunluğundan kaçanların da sığındığı limandır.

Aydınlar Nilüfer’de kendine yer bulabilmiş, Akademik Odalar Yerleşkesi’nde tüm meslek odaları bir çatı altında toplanmıştır.

Demokrasi ancak sivil toplum üzerinden inşa edilebilir diye düşünen Nilüfer’in gülümseten yöneticileri Dernekler Yerleşkesi kurarak, Türkiye’de farklı olanın altına bir imza daha koymayı bildiler.

Hani Orhan Veli’nin yarım kalmış şiirinde “Adlarımız yazılırdı duvarlara yan yana!” diyor ya, Nilüfer’de her sokağın, her caddenin duvarlarında değerlerimiz kazılıdır.

Geçmişten gelen, bizi uygarlığa taşıyacak hem aklımıza hem de yüreğimize mıh gibi çakılmış değerler…

Nazım Hikmet, Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu,  29 Ekim, Cumhuriyet, 19 Mayıs, 23 Nisan…

Artık sanatın çığlığı, kültürün derinliği, tiyatronun sesi,  müziğin tınıları Nilüfer’den yükseliyor.

 

Burada varlığını antik çağdan başlayarak, Roma, Bizans ve Osmanlı’dan beri sürdüren,  doğa ve insan dokusu kısmen bozulmadan günümüze ulaşan mahalleler de vardır.

Kite gibi…

Şimdilerde Ürünlü diye bilinen, Bitinya dönemine tarihlenen yaşıyla Bizans’ın bölgedeki en önemli tekfurluğu, bir ucu Mudanya’ya denize açılırken, öbür ucu Uluabat gölüne uzan site devleti…

Osmanlı’nın nal sesleri Bursa’da Yenişehir’den sonra burada duyuldu, böylece Kite katıldı imparatorluk topraklarına ilk önce…

Tarihler 1303’ü gösteriyordu.

1299’dan dört yıl sonra yani…

Bitinya’nın bu güzel kenti, hem verimli topraklara sahipti, hem de deniz koklayan kıyıları vardı.

Bugün hepsi ayrı birer mahalle olan Hasanağa, Görükle, Özlüce, Yaylacık, Kayapa, Odunluk da Kite’ye bağlıydı.

Osmanlı döneminde liderliğini Bursa’ya kaptırsa da, eskinin hatırına önemini hep sürdürdü.

Osmanlı Sarayı’na giden buzlar, Uludağ’dan Kite’ye gelir, buradan dağıtılırdı.

Sahip çıkamadığımız yerlerden biridir Kite aynı zamanda…

Zamana yenik düşmesine seyirci kaldığımız yerdir.

Sadece birkaç metrelik sur kalıntısıdır geçmişin izlerini bugüne taşıyan…

O da yıkılmak üzeredir.

Osmanlı döneminde Türkmenler’e ev sahipliği yapmış olan Kite gibi Tahtalı, Hasanağa’da birer Osmanlı köyüdür, Rum ya da göçmen izleri yok denecek kadar azdır. Bu mahallelerden biri de Çalı’dır.

Çalı’dan bahsedince Nazım Hikmet’i anmadan geçmek olmaz elbette.

Bursa’nın birçok yerine damga vuran Nazım Hikmet, 1934 yılında Çalı’da film çekmiştir. Senaryosunu kendi yazdığı bu filmin müziklerini Cemal Reşit Rey yapmış, Cahide Sonku başrolde oynamıştır.  Türkiye’de çekilen ilk köy filmidir bu. Çalı köylülerinin de rol aldığı filmin adı‘’Bataklı Damın Kızı Aysel’ dir.

Belki de Nazım hep sürgün, hep göçmen yaşadığı için bu kadar çok iz bırakmıştır Bursa’da…

Bursa zaten bir göçmen şehridir.

Her savaşın, her yıkımın ardından dalga dalga Anadolu’ya gelen insanların son sığınağı, son vatanıdır, son göçüdür.

Buradan gayrı gidecek yeri, yurdu, vatanı yoktur.

Nilüfer de her daim yükünü almıştır bu hüzünlü göç öykülerinden…

Toprak ana bereketli kucağını gelenlere açmış,  aşını ekmeğini suyunu göç edenlerle paylaşmıştır.

Aslında Nilüfer’in tüm mahallelerinde göçmen izleri vardır.

Görükle, daha çok Bulgaristan’da kimliklerine sahip çıkanların merkezidir,  İrfaniye’de ise mübadelenin çocukları yaşar.

Ama hepsi bir potada erimiş, Türkiye olmuştur.

Türklerin varoluş-yok oluş savaşında Bursa, iki yıl iki ay Yunan işgalinde kaldı.

Nilüfer’de yaşayanların kimi Yunan zulmüne ortak oldu, kimi zulme birlikte direndi Rumlar ve Türkler olarak. Yüzlerce yıl aynı topraklarda barış içinde yaşayan bu insanların önce düşman edildi birbirlerine…

Sonra birlikte yaşama hakkı elinden alındı, en sonunda da birbirlerinden koparıldı.

Lozan Antlaşması ile Türkiye’deki Ortodoks Rumlar ile Yunanistan’daki Müslüman Türkler yer değiştirdi.

Yıllarca, hatta yüz yıllarca yaşadığı topraklardan kovulup yabancı ellerde yaşama tutunmaya çalışan insanların öyküleri kitaplardan taştı, bir nehir gibi yaşamın içine aktı.

Şimdi artık o nehir barış oldu, kardeşlik oldu.

Yönetenlere inat iki yaka bir yürek haline geldi.

 

GÖLYAZI

 

Her fotoğraf sanatçısının objektifine en az bir kez poz veren, her mevsim ayrı güzel Gölyazı…

Altıncı yüzyıldan beri kıyılarına vuran sularında sakladığı hikayeleri şairlere, yazarlara ilham olmuş,  adete yeryüzüne cennetten kopup gelmiş gibi duruyor.

Roma döneminin Apollonia Ad Rhyndacum’u…

Eğer Roma İmparatorunun kızını sevmemiş olsaydı Kirmasti Kralı ve kızmasaydı bu kadar kralın kızını alamayınca…

Kirmasti çayının yönünü değiştirmeyecek, Apollonia sular altında kalmayacak ve bugün güzelliğiyle, suyun yaşamına kattığı bereketiyle, tarihiyle Burs a’nın gözbebekli-erinden biri olan Gölyazı olmayacaktı.

Hikayesi acıyla başlasa da bugün mutlu bir mahalle Gölyazı…

Hafta sonları Bursa’nın soluklanma alanı ve cıvıl cıvıl tüm sokakları…

İzmir-Bursa bağlantısından yeşil bir örtü eşliğinde Gölyazı’ya süzüldüğünüzde ilk olarak zeytin ağaçları arasından çıkıveren yel değirmeni karşılıyor sizi…

Zamana meydan okuyan yapısıyla Hagias Georgias Kilisesi görülür biraz ilerde…

Artık Ege’nin öteki yakasından yaşayanlardan kalan son hatıra olarak bakabilirsiniz.

Ağlayan çınara bir selam vermeden olmaz elbette…

Ondan sonra sizindir surları, evleri, daracık sokakları ile güzelliğini gözler önüne seren Gölyazı…

Bugüne bağlarını, şaraplarını ve ipek böceğini taşıyamayan Gölyazı’nın güneş batarken büründüğü hüzünlü güzelliği belki de geçmişe duyduğu özlemdendir.

 

MİSİ, GÜMÜŞTEPE

 

Uludağ’ın eteklerinden savrulup, kenti hemen yanı başına düşmüş gibi adeta…

Şehirden çıkıp kısa bir süre sonra içinden coşkuyla akan bir derenin geçtiği, yemyeşil ağaçların gökyüzüyle buluştuğu, Osmanlı döneminden kalan yapılarıyla Misi Bursa için bir vaha gibi…

Yaklaşık 4 bin yıllık geçmişinden bugüne çok fazla bir şey getirememiş olsa da, en azından hikayeleri var.

Adını gürgen ağacı anlamına gelen Mysos’tan mı alır, yoksa bölgedeki Mysiler’den mi alır bilinmez?

Bilinen odur ki, tarihin babası Heredot’a göre Milattan Önce 2 binlerden itibaren yaşamın başladığı ve Keşiş Dağı’na adını veren keşişlerin ilk yerleştiği yerdir.

Rum nüfusun çoğunlukta olduğu dönemde, bağlarla kaplı, misket üzümünden güzel şarapların yapılıp satıldığı Misi şehirleşmenin gazabına uğramış o güzel köylerden biri…

 

AYVA İNİ

 

Bursa karşınıza ne zaman ne çıkacağını bilemediğiniz adeta bir gizli hazineler şehri…

Bu hazinelerden biri de Ayva İni.

Onu sıradan, şirin bir köy olmaktan alıkoyan şey, Ayva İni mağarası…

Türkiye’nin altıncı en uzun mağarası olan Ayva İni, olağanüstü doğal güzelliklere sahip, beş buçuk kilometrelik bir dehliz…

65 milyon yaşındaki bu mağara gibi daha ne hazineler var yerin altında ve üstünde…

Hepsi insan oğlunun keşfini bekliyor.

 

SONSÖZ

 

Nilüfer bunca tarihi ve doğal güzelliği barındırırken, dünyanın gelişimine de ayak uydurmuş, üretimden de geri durmamış, irili ufaklı pek çok sanayi tesisi ile ülkenin gelişimine değer katmıştır.

Orhangazi’nin Yarhisar Tekfuru’nun kızı Holifera ile evlenip, ona Nilüfer adını vermesi, bugün Bursa’nın en güzel yerleşim yerlerinden birinin ismi olmuş, güzelliğiyle dillere destan Holifera’nın ruhu da sanki bu kente üflenmiş gibidir.

 

 1,682 total views,  1 views today