Ana Sayfa Ortak Yazılar Dağların kovuğundaki kent İnegöl!

Dağların kovuğundaki kent İnegöl!

Dağların kovuğundaki  kent İnegöl…

Adı nereden gelmiştir tam olarak bilinmiyor ama güzelliğinin Uludağ’ın eteklerinden dökülüp ovasına yayılan sularından, bu sularla beslenip hayata katılan yeşilinden,  çok eski zamanlardan bugüne getirdiği bilge yaşamından geldiği muhakkak…

Tarih öncesine ilişkin bir öyküsü de var İnegöl’ün. Çünkü Tahtaköprü, Çitli, Kestanealan ve Hacıkara civarında on beş milyon yaşında fosiller bulunmuştur. Beş bin yıllık insanlık tarihi, on beş milyon yıllık ise canlılar tarihinin tanıdığıdır İnegöl’ümüz…

Bugün çok izi kalmasa da geçmişin bütün uygarlıkları İnegöl’de de var olmuştur. Frigya, Lidya, Persler, Makedonlar, Romalılar, elbette Selçuklular ve bu topraklara bir daha çıkmamak üzere damgası vuran Osmanlılar…

Hepsi sırasıyla tarihteki yerlerini almışlar ve bir sonrakine bırakmışlardır izlerini…

Osmanlı’nın ilk kazandığı toprak parçası belki Söğüt’tür ama ilk şehidini İnegöl’de vermiş, şehit kanıyla ilk olarak İnegöl toprakları sulanmıştır.

Savcı Bey’in oğlu Bay Koca 1284 tarihinde şehit düştüğü Hamzabey’deki ebedi dinlenme mekanında huzur içinde uyumaktadır.

1280’li yıllarda henüz Osmanlı devleti kurulmamışken bu topraklara akıncılar gelmeye başladı.

Tarihçilerin büyük bölümü Osmanlının kuruluşunu 1299’da başlatır.

Tesadüf müdür yoksa yoksa İnegöl’ünTurgut Alp tarafından 1299 yılında fethedilmesi 600 yıllık imparatorluğun ilk harcı mı atılmış oldu, tarihin tozlu raflarından aydınlığa çıkarılması gereken önemli bir sorudur bu?

Öyle ya da böyle bu toprakları fetheden o büyük komutan, şimdi yattığı İnegöl’deki tepeden şehri gülümseyerek izlemekte…

Kendisi ölümüler arasına karışmış olsa da, ismi bir camide, bir mahallede ve bir eğitim yuvasında yaşamaya devam ediyor…

Osmanlı Cumhuriyete evrildi ama mirası dün gibi ayakta…

Osmanlı geleneği üzerine yükselen bir yıldız olan Cumhuriyetin yarattığı zenginlik İnegöl’ü muasır medeniyet seviyesine çıkardı.

Tarih böyle akarken İnegöl’ün kaderini belirleyen başka gelişmelere bakalım biraz da…

Antik dönemde Angelokome olarak bilinen İnegöl’ün ismi pek çok efsanelere konu olmuştur.

Bunların hangisi doğrudur tam olarak kayıt altına alınmış olmasa da bilinen ve görünen bir gerçek var ki İnegöl, sular, ağaçlar, yollar ve dağlar şehridir.

Bugün Mezitler’den Eskişehir-Ankara’ya, Kurşunlu’dan Bilecik’e uzanan bir tabiat köprüsüdür İnegöl

Bu güzel kent Oylat üzerinden Kütahya’ya bağlanırken, Uludağ’ın artık, ben güzelliğimi buraya kadar sergiliyorum, bundan sonrası beni ilgilendirmez dediği yerdir İnegöl…

Kadim tarih İnegöl’ü yol ağlarının ortasındaki güvenli liman olarak yazmıştır, bugün de yazmaya devam ediyor.

Bu yolları sarıp sarmalayan dağlar ise dört bir yanını çevirir İnegöl’ün.

Domaniç Dağları, Ahı Dağı ve Uludağ…

Dağların kovuğunda bir kent olduğu için İpek Yolu’nun en önemli durağıdır aynı zamanda…

İnegöl-Ortaköy’de inşa edilmiş, günümüzde Vakıflar’ın öncülüğünde Belediyenin de katkısıyla restore edilerek göz alıcı hale getirilmiş sapasağlam ayakta duran Karacabey Kervansaray’ı bu yol hikayesinin en önemli tanıklarından biridir.

Kervansaray’ın taş duvarları adeta geçmişin öykülerini fısıldar ziyaret edenlere…

İnegöl ile Oylat arasında, karşıda zirvelerini kar kaplamış Uludağ’ı seyrederek çiçeğe durmuş kiraz ağaçları ile bezeli yoldan köyün içine ilerlerken ovadan bereket fışkırdığını fark ediyorsunuz…

Sadece kervansarayı değil, bu yemyeşil, bereketli toprakları görmek, doğanın taptaze kokusunu almak için de mutlaka gitmek lazım Ortaköy’e…

Zaten İnegöl’ün neresine giderseniz gidin eski kartpostallardaki güzellikte köylerin ya kıyısından geçiyorsunuz ya da karşıdan seyrediyorsunuz bu güzel manzarayı…

Kimi İsviçre Alpleri’ndeki köyleri andırıyor, kimi kovboy filmlerindeki vahaları anımsatıyor.

 

Osmanlı’nın muhafız köyü Gündüzlü!

 

Osmanlı döneminin önemli derbent yani muhafız köylerinden Gündüzlü ile paylaşır kaderini eski yolcuların konakladığı Kervansaray.

Domaniç’ten gelen kervanları Ortaköy’e, oradan aldıklarını da Gündüzlü’ye getiren muhafızlarla birlikte Osmanlı’ya savaşçı yetiştirir bu masal diyarındaki güzellikteki köy.

Osmanlı döneminde vergiden muaf tutulmuştur. Yani devlete vergi vermez ama can verir Gündüzlü.

Çanakkale Savaşı’na da gönüllü asker gönderen Gündüzlü şimdilerde sessiz sakin sürdürüyor yaşamını.

Sınır komşularından Hilmiye bir Gürcü köyü iken Hacıkara bir Çerkez yerleşimidir.

Bir üst yanda Abaza köyü vardır.

Osmanlı’nın devlet politikasının ne kadar da akıllıca olduğunun örneğini görürsünüz İnegöl’ün her noktasında…

Merkezde kalan bir Türkmen köyünün çevresine facialardan, katliamlardan kaçıp göç edip ana vatanına gelen farklı milletten Müslümanlar yerleştirilir buralara…

İnegöl insanı da bakmaz kimliğine, kucak açar yüz yıllar boyu gelen bütün insanlara…

Her birini kaynaştırır İnegöl yapar, yurt yapar,  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapar.

 

Gündüzlü’yü geçince Hilmiye, oradan ünü dünyayı yayılmış Oylat’a varırsınız.

Hilmiye Türkiye’nin en uzun köyü olarak geçer kayıtlarda…

Biz de öçlük,  2,5 kilometrelik uzunluğuyla bir ucu Gündüzlü’ye çıkar öbür ucu Oylat’a…

Onun için de öbür adıdır Oylatdere…

İçinden geçen derenin şırıltısını dinleyerek Sivri kayaların gölgesinde geçtik bir uçtan öbür uca…

Onlarca mağaraya sahip Hilmiye…

En büyük mağaranın bir ucunun Bursa’ya dayandığı söylencesi halkın dilinde…

Sonra tırmandık dağlara doğru karşımıza Oylat çıkıncaya kadar…

Oylat’ta göze çarpan tek renk sahip olduğu her tonuyla yeşildi.

Oylat bu muhteşem görüntüsü ve 40 derece ısıdaki mineralli sıcak su kaynaklarıyla hem ruha hem bedene şifa veren bir cennet adeta.

Bizans döneminde keşfedildiği söylenmektedir.

Oylat’ın girişinde onun öyküsüyle başlayabilirsiniz gezinize…

Hikayeye göre Tekfuru’nun kızı hastalanmış ve hiçbir hekim çare bulamamıştır hastalığına. Kızının öleceğini anlayan tekfur Oylat yakınlarına gönderir kızını.

Ve o son günlerini geçirmek için cennetten kopmuş dünyaya düşmüş bu köşeye getirilirken‘’Öl de yat’’ derler zavallı kıza. Tek başına burada kalan tekfurun kızı, şifalı sularda yıkandıkça iyileşir, iyileştikçe moral bulur, hastalıktan kurtulur.

Ölmeye gelen kız bir peri kızına dönüşür.

Onu bu hale getiren Oylat’ın şifalı suyudur.

Rivayet o ki bu ‘’Öl Yat’’ deyişi bugünlere Oylat olarak gelmiş olsa da bazı köylerde Ölyat kullanımı hala vardır.

Bursa’da yaşayan şair ve edebiyatçı Hilmi Haşal’ın dizeleri eşliğinde ayrılalım Oylat’tan…

“Herşey su mu, yunmuş an’lar tortusu, geç anladım

zaman kendini yeniliyor burada, ‘’öldüm ve yattım’’

erince kollarında, sonra yaşadım ve yürüdüm sende

dedirtir konuğuna, firesiz anılar beşiği Oylat…

gülümseyen orman mı, ömürler mi uzayan, yüz yüz

o güzeller güzeline şifa sunan yatak, işte…””

 

Maden suyunun merkezi!

 

Oylat’tan İnegöl merkezine dönmeden önce Kurşunlu’ya doğru yola revan oluyoruz.

İpekyolu’nun güzergahı üstünde bir başka bir derbent köyü bekliyor bizi… Bugüne gelmese de o dönemin en büyük kervansaraylarından birine sahip, kurşunu ve mineralli suları bol bir yerleşim yeri. Çitli’nin mineralli suları öyle şifalı ki, 1800’lü yıllarda hem Osmanlı sarayının hem de Fransa’da vazgeçilmezi olmuş. Bugün işletilmeyen o maden suyunun adı Çitli. Çitli’nin diğer bir özelliği de Osmanlı’nın yap işlet devret yöntemiyle yapılan ilk işletmesi olmasıdır. Onun yerini alan Kınık ise ihracat yapan bir firma olarak mineralli sularıyla zengin bir kent olan İnegöl’ün markalarından biri oldu.

Kurşunlu’dan çıktıktan sonra iki önemli noktaya daha yolculuk yapacağız.

Bunlar İnegöl’ün marka kent olma yolundaki iki önemli durağı.

İlk durağımız Mobilyacılar Sitesi.

İbn-i Haldun, ‘’coğrafya kaderdir’’ derken insanları kastetmiş olsa da ülkenin geleceğine yön verir bu ilke…

İnegöl’ün ormanla, ağaçlarla kaplı coğrafyası bugün onu mobilyanın başkenti yapmıştır.

Osmanlı donanmasında kullanılan kadırga küreği yapımıyla başlayan mobilya serüveni Cezayirli Hasan Paşa’nın İnegöl’ü keşfiyle önemli bir aşama kat etmiş, bundan sonra Gemlik tersanesi artık bu ilçeden beslenmiştir.

Su hızarı, tek ve çift atlı İnegöl Yaylısı, fırın küreği ve nihayet ahşabın eve dönüşmesiyle mobilya yapımının zirvesine ulaşılmış, oradan günümüze büyük bir miras kalmıştır.

Osmanlı’da donanmanın küreği dünyayı dolaşırdı, bugün ise her dinden, her ulustan, her renkten insan İnegöl’e gelmese de İnegöl’ün mobilyasında yaşıyor.

Ahşapla dans eden insanlar bugün yeryüzünün dört bir yanına mobilya satıyor.

 

Bütün köfteciler birleşin!

 

Bu kadar gezdikten sonra yemek molası vermek gerekir.

İnegöl’de yemek demek köfte demektir ama herhangi bir köfte değil, İnegöl Köftesi.

Markaları arasına yiyecekleri de almayı başarmış bir kent Bursa…

Kebabı, kestane şekeri ve İnegöl’ün hediyesi köfte…

1892 yılında Bulgaristan’dan göç eden Besler ailesinin ferdi İbrahim Besler’in, aile mesleğini devam ettirmek istemesi ile temeli atılan İnegöl Köftesi, patenti de alındıktan sonra artık bir marka yiyecek olmuştur.

Bugün İnegöl, mobilyanın yanı sıra köftenin de başkenti olmuştur.

“Bütün köftecileri birleşsin Türkiye’nin yallah/Pazar payı bundan sonra yersen yani/Fifti fifti okey mi/İnegöl işi ve Sultanahmet ve Rumeli/Yani yerli malı köfteler vah vah”

 

İshak Paşa Külliyesi!

 

 

İnegöl çok uzun yıllar öncesinden itibaren adeta markalar şehri. Hatta çerezlerin vazgeçilmezi ayçekirdeği bile İnegöl’ün ‘’İnegöl Alası Çerezlik Ayçekirdeği’’ adı ile tescillenmiş, böylece ilk kez bir tarım ürününe uluslar arası sertifika alınmıştır.

İnegöl’ün ilki sadece bu değil.

Tüm bu markalarını, doğal güzelliklerini,   M.Ö 3000’li yıllardan başlayıp bugüne uzanan tarihini tek bir çatı altında toplamış olan İnegöl Kent Müzesi’ni unutmamak gerekir.

Başarılı belediye başkanı Ali Nur Aktaş’ın öncülüğünde kurulan müze, 2009 yılında İnegöl ve dolayısıyla Bursa’nın zenginlikleri arasına katıldığında Türkiye’nin ilk ilçe kent müzesi olma özelliğini taşıyordu.

Kentin çevresinde bulunmuş 6 höyükten çıkarılan, içinde milyonlarca yıl önce yaşamış fosillerin de olduğu buluntulardan başlayarak cumhuriyet dönemine kadar, İnegöl’ün sahip olduğu tüm kıymetlerin sergilendiği bir yer olmuştur müze.

Tarih yolculuğunuz bittiğinde çıkışta gözünüze ilk çarpacak olan şey, müzenin hemen karşısındaki İshak Paşa Külliyesi olacaktır. Özellikle Osmanlı döneminde en ünlü örnekleri ile bilinen külliye, İslam toplumunda merkezine camiyi alarak yapılan hamam, imaret yani hayır kurumu, aş evi, hamam, medrese, darüşşifa gibi binalardan oluşan yapılar topluluğudur.

İshak Paşa Külliyesi de İnegöl’de 1482’lerde cami, medrese, türbe, hamam, zaviye, han ve ahır binaları ile oluşturulmuştur. Ne yazık ki günümüze yalnızca cami, medrese ve türbe gelebilmiştir.

İshak Paşa, İnegöllü İbrahim Ağa’nın oğlu olarak doğmuş ve sadaret makamına kadar yükselmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış, İstanbul’un fethine katılmış, Osmanlı tarihi için çok önemli bir devlet adamıdır. Selanik’te ölmüş ancak vasiyeti üzerine İnegöl’e gömülmüştür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 4,021 total views,  2 views today