Ana Sayfa Melike Baysal Yazıları Tüm renkler gitti, geride gri kaldı!

Tüm renkler gitti, geride gri kaldı!

Hangisini daha çok özlüyorum bilmiyorum.

Anneannemle dedemin Muğla’daki büyük avlulu, verandalı, saçağına kırlangıçların yuva yaptığı, korkuluklara takılı radyodan dedemin ‘’ajansı’’ dinlerken anneannemin yaptığı bol şekerli kahvelerini içtikleri, çok yüksek duvarların çevrelediği büyük evini mi yoksa teyzemin kuzenlerimle birlikte yaşadığı, yuvarlak taşlarla döşenmiş avlusundaki beyaz ferforje masa ve sandalyelere bayıldığım, teyzemin etrafında civcivler gibi dolaştığımız, üst kattaki kilitli kapının arkasında neler olduğuna dair sayısız hayaller kurup birbirimizi korkuttuğumuz,  annemin diğer kardeşleri de geldiğinde bayramda sayısız kuzenle bahçesine doluştuğumuz, çocukluğumun en güzel oyunlarını oynadığım o büyülü evi mi?

Bugün, sevgilimle hem sokaklarında dolaşıp hem de çocukluğumdaki halini konuştuğumuz, hala çocukluğuma dair izleri taşıyan Müştakbey Mahallesi ve Saburhane’ye gittikten sonra düşündüm bunları.

Çocukluğumda evin kapısı ahşaptı. Sokağın bütün evleri beyaz badanalı, yüksek taş duvarlı idi. Bugün artık sadece geleneksel mimari ile yapılan evlerde ve anılarda kalan, Rum ustalardan miras ‘’Muğla bacası’’ her bir evin çatısında yerini almış dururken, hemen her evin avlusuna ‘kuzulu kapı’dan girilirdi.

Hangi birini anlatsam size bilmem ki?

Bu bacaları ve kuzulu kapıyı mı yoksa anneannemle teyzemin evlerini mi?

En iyisi ben size çocukluğumdan bugüne sadece hissettiklerimi anlatayım…

Anneannem ve dedemin betonarme, apartman dairesi, daha konforlu(!), daha modern evlerde oturmamış olmalarına o yaşlarda şaşırıyor muydum hatırlamıyorum ama şimdi onların ev konusunda bilinçli tercihler yapmış olduklarını düşünüyorum.

Oturdukları ilk ev de geleneksel Muğla eviydi. Kocaman bahçesi, bir sürü odası, caddeye açılan pencereleri (ki o zaman adına trafik denen kent canavarları olmadığı için bu camlardan girer çıkar, oyun oynardık kuzenlerimle)  vardı o evin de. Daha sonra taşındıkları ve yaşamlarının sonuna kadar oturdukları ev de aynıydı.  Saburhane ile yan yana Müştakbey Mahallesi. Dedem ve anneannem özellikle o evi seçmişlerdi bence çünkü bahçeleri, çiçekleri, kırlangıçları seviyorlardı. Belki ikisi de çocukluklarını buluyorlardı o evlerde, kim bilir!

Çok severdim bu iki yerleşim yerini o yaşlarımda da. Özel olduklarını bilmeden önce. Eğer okuduğum kitapları o yaşlarda okumuş olsaydım, dedem ve anneannem bildiklerini o yaşlarda bize anlatsaydı ve anlayabilseydim muhtemelen çok daha fazla severdim. Korunamadığı için bugün daha çok acı çekerdim belki de.

Her tatilde, nasıl da büyük bir neşeyle giderdim Milas’tan Muğla’ya! Özellikle bayramlarda sayısız kuzenle dolar taşardı evler. Bu satırları yazarken, aklımda hep güneşli günlerde, anneannemle dedemin evinden çıkıp teyzeme, teyzemden çıkıp dayıma, dayımdan çıkıp evli kuzenlerin evlerine gidip geldiğimiz zamanlar var…

Saburhane…

Benim için teyze evi. Yazmadan geçemeyeceğim. Şimdi seksenli yaşlarını süren teyzemin benim için anlamı çok büyük. İsmimi ve bir süre de sütünü vermiş bana. Emekli bir hemşire, Muğla’nın Güner hemşiresi… İşte Saburhane benim için anne yarımın evi…

Suyun rahatça akıp gitmesi için ortaya doğru meyil verdirilmiş, irili ufaklı yuvarlak taşlardan yapılmış yokuştan çıkarak vardığımız, büyük ahşap kapılı bir ev. Belki küçük bir konak. Hem aşağıda hem yukarıda birer bahçesi, müştemilatı, çok eskiden ahır olarak kullanılan ayrı bir kısmı, bahçede zeytin ağaçları…

Muhtemelen bir Rum ailenin evi. Tepeye kurulmuş, taş kullanılmış, zeytin ağaçları da var, e mimari estetik de olduğuna göre öyle olmalı.

19.yüzyılın başlarından itibaren Balkanlar’dan, Girit’ten göç eden varlıklı insanlar yanlarında Rum ustaları da getirmişler. Bir süre sonra değişik meslek gruplarından çok fazla Rum göçü olmuş bölgeye. Saburhane Meydanı civarında yoğunlaşmışlar. Cumhuriyet’in ilanına kadar beraber yaşamışlar Rumlar ve Türkler. Asar (Masa) Dağı’nın eteklerinde, Arnavut kaldırımlı yollarda birlikte yürümüşler, meyhanelerde kahvelerde birlikte oturmuşlar, kuzulu kapılardan girilen evlerin hayatlarında (avlu) kadınlar birlikte hazırlamış kışlık yiyeceklerini. Kiliselerine ve camilerine ayrı ayrı gidip aynı yaratıcıya aynı duaları etmişler yıllarca.

Çocukluğumda ayırt edemedim bunları hiç. Bizim aile büyüklerinden anlatan da olmadı bana. Belki de hala birkaç Rum komşuları vardı o zamanlarda, kim bilir!

Sokaklarda dolaşırken, evlerin birbirinden farkını ayırt edebiliyorum bugün. Okuduğum kitaplar geliyor aklıma. Mübadele öncesi sokaklarında yürüyen Rum ve Türk kadınları hayal ediyorum, bir de mübadele sonrası yok olan bir kültürü…

Üzüldüğüm başka şeyler de var tabii…

Mesela her yeri betonla kaplama alışkanlığımız. Oysa Saburhane’ye ne çok yakışıyordu Arnavut kaldırımlı, yumurta taşlı yollar. Evleri de koruyamamışız. Hele sokak aralarında dolanıp duran elektrik kabloları ve heyüla gibi göğe uzanan direkleri… Güzelim evleri fotoğraflamama bile engel oldu bu görüntü!

Velhasılı, Asar Dağı’nın eteklerine serpiştirilmiş beyaz badanalı, ahşap doğramalı, tüm dünyada bilinen bacaları taşıyan kırmızı kiremitli çatılarıyla,  evleriyle bir zamanlar farklı kültürlere ev sahipliği yapmış renkli Saburhane bugün griye döndü dönecek gibi duruyor.

Bir iki küçük etkinlikle yaşatılmaya çalışılsa da en azından mimari ve toplumsal yaşam açısından özelliğini kaybetmiş sanki…

Mahallenin tam ortasında küçük bir camisi var. Çok severim bu küçük, tek ve kısa minareli camileri. Bu camiden okunan ezan sesleriyle uyanırdım çocukken sabahları, biraz da ürperirdim teyzemin o büyük evinde, özellikle üst katta uyumuşsam.

O zaman şu satırları okumuş olsaydım, belki de ezan sesine eşlik eden çan sesleri de duyardım rüyamda…

“Emanuil Hacı Stefanos: Ağaçlar, evler tertemizdi.Bütün yollar parke taşlarla kaplıydı. Çamur, toz hiç yoktu. Su taşı sıyırır, akar giderdi. Zaburhane, Hristiyan ve Türk evlerinin arasında, her tarafı kaplayan yüksek ağaçların altındaydı. Bakkal ve kasaplar Türk’tü. Zaburhane dinlenme yeri, teselli yeriydi. Tiyatro, cambaz, sinema gelirdi. Rumlar çoluk çocuk giderdi, Türklerden ise sadece erkekler. Kilisenin çan kulesini Andonia’nın babası yapmıştı, daha uzun yapacaktı ama caminin minaresini geçmemesi için izin verilmedi. Evlerde musluklar, çeşmeler yaz kış akardı, çamaşır evlerde yıkanırdı.’’

‘’Hacı İsmet Amca: Seksen üç yaşındayım. Rumlar giderken on bir yaşındaydım. Rumları çok iyi hatırlarım. Ramazan’da Müslümanların oruç ayı diye sigara bile içmezlerdi. Memleketin en iyi ustaları onlardı. Bütün sanatlar, değirmencilik hep onlardaydı. Rum kadınları siyah eşarp bağlardı, çok güzel simitler, üstü yumurtalı ekmekler yaparlardı. Türklerle Rumlar o vakit ağlayarak ayrıldılar (Mübadele sırasındaki ayrılık, M.B-  Emanuil Hacı Stefanos ve Hacı İsmet Amca Röportajları  Ertuğrul Aladağ’ın ANDONİA- Küçük Asya’dan Göç kitabından alıntıdır).

Saburhane baştan aşağı anıdır, sevgidir, yaşanmışlıktır ve aslında barıştır…

Boşuna sevmemişim seni çocukluğumun renkli anısı…

 624 total views,  5 views today